Uzun zamandır izlemek istediğim bir filmdi Arrival. Ve şunu açıkça söyleyebilirim ki harcadığım her saniyesine kadar değdi. Çok özel, tekrar tekrar izlenebilir bir yapım olmuş. Gerek oyunculuklarıyla gerek müzikleriyle, kurgusuyla, çekimiyle on puanı sonuna kadar hak eden bir eser. Normalde inceleme yazılarımda spoiler vermiyorum ancak bu filmde bir istisna yapmak durumundayım. Uyarımızı da yaptıktan sonra Arrival neleri iyi yapmış şöyle bir bakalım:
İlk olarak filmin temposu çok hoş. The Godfather'dan sonra temposuna bayıldığım, insanı ne sıkan ne yoran bir başka film daha keşfetmek beni çok mutlu etti. Süre tam olması gerektiği gibi. Ne gereksiz yere uzatılmış sahneler var ne de aceleye gelmiş gibi bir görüntü.
Arrival neden izlenmesi gereken bir film?
Zamanı kavrama üzerine düşündüren bir filme cuk oturan bir kurgusu var. Sahneleri kendi (Aslında "kendi" kelimesi buraya tam olarak uygun değil. Nedenini aşağıda açıklayacağım.) bakış açımızla nasıl gördüğümüzü, kurguladığımızı ve eğip-büktüğümüzü sorgulatan bir film. Zamanın doğrusal olduğunu kabul eden insan ırkının, her şeyi neden-sonuç şablonunda göstererek algısını nasıl manipüle ettiğini ve edebileceğini ortaya koyan bir yapım.Bizler, bir anın oluşmasına neden olan şeyin bir veya daha önceki anlarda meydana gelmiş bir neden olduğunu düşünürüz. Bir olay meydana gelmiş, bir etkiye neden olmuş ve sonrasında bir tepki meydana gelmiştir. Bizler için zaman kaba bir tabirle geçmiş, şimdi ve gelecektir. Bizler için geçmiş, şimdi ve geleceğin aynı anda gerçekleşmesi mümkün değildir çünkü ırkımız zamanı bir çizgi olarak görmektedir.
İletişmek ile alakalı sürekli bir şeyler karalıyorum bu blogda. Spoiler olmaması adına detaya inmeyeceğim ama anlaşmak üzerine kurulu bir sahne var Arrival'da. O sahnede anlamanın ve anlatmanın içten gelerek yapılabileceğinin vurgulandığını düşünüyorum ve hak da veriyorum. Yaşadığımız şu çağda anlamak ve anlatmak eylemlerini hep aramıza mesafeler koyarak yapmaya çalışıyoruz. Peki böyle yaparak gerçekten (içten & benliğimizden gelerek) anlatıyor veya anlamaya çalışıyor muyuz?
İnsanın kendisini anlayamadığı zamanlar, kendisine yabancılaştığı zamanlardır diye düşünürüm hep. Hepimizin başına gelir bu çünkü çok fazla değişken ve çok fazla dikkat dağıtan şey vardır. Arrival, izleyiciye; dil, iletişmek için bir araçtır ancak tek başına yeterli midir sorusunu sorduruyor ve sadece bunun için bile izlenmesi gereken bir yapım olduğunu düşünüyorum. Ve kimi zaman eğlencesine, kimi zaman ciddi bir şekilde sorduğumuz bir soruyu yineliyor film:
Gelecekte yaşanacakları görebilseydiniz, bunları değiştirmeye çalışır mıydınız?
Evladınızın öleceğini bilseydiniz, yine de çocuk sahibi olmak ister miydiniz? Film, bu soruyu sadece gelecekte yaşanan olayın bilgisini edinmek üzerine kurmuyor. Bizler, bu soruyu birbirimize yönelttiğimizde hep bilgiye dayalı olarak yolumuzu çizmeye çalışırız. Beyin, deneyimlenmemiş şeyleri olduğundan & olacağından farklı kurgular. Ayakkabının bağcığını bağlamak gibi üzerine düşünmeyeceğimiz bir eylem bile bizlere monotonlaşmış, tekrar edilen bir eylem olarak görünse de her defasında hissettirdiği "şey" farklıdır. Bu şey, monoton olarak görülen bir eylemin, beyinde farklı anlar olarak depolanmasına sebebiyet verir. Bağcık bağlamayı düşündüğünüz vakit bu eylemle alakalı birden fazla şey hatırlarsınız. Arrival bu soruyu sadece bilgi ve deneyim üzerine değil, aynı zamanda duygu, aitlik ve bencillik, bir diğer deyişle "ben" üzerine kurmakta. Gelecekte yaşanacak olayın sadece bilgisini değil, o anın hissettirdiklerini, o anın kendisini yaşatarak bu soruyu bireye yöneltmekte. Filmde geleceği gören bir annenin, çocuğunu kaybedeceğini bilse de yine de o yolu seçtiğini görüyoruz. Kimisi, bu durumu; geleceği sadece bilgi çerçevesinden bakarak "Neden böyle bir hayatı seçeyim ki?" diyebilir. Çünkü ortada hisler yoktur. Geleceğin bilgisini edinmekle beraber ana karakterimiz gelecekte yaşayacağı duyguları da tatmış ve bunu kucaklamıştır.
Bu sahnede sorulabilecek sorulardan birkaçı da şunlardır:
Değiştirmeye çalışmak işe yarar mıydı veyahut değiştirilebiliyor ise yeni görüntüler görmez miydik? Geleceği değiştirmeye çalışırken şu anda var olmak geçmiş, şimdi ve geleceği aynı anda yaşamak ve dolayısıyla zamanın döngüsel olması anlamına gelebilir mi? Geçen her saniye geçmiş olarak adlandırılıyorsa, sehpanın üzerindeki bardağı şu an itiyorsak ve biraz sonra kırılacağını biliyorsak bir nevi geleceği görmüş olmuyor muyuz?
Aslında bu sorulara bakarak hemen görebileceğimiz bir şey var. Sorularımız dâhi çizgisel zamana göre şekillendirilip kurulmuş sorular. Zihnimiz döngüsel zamanı kavrayamıyor. Hadi şu bardak sorusunu cevaplayalım. Bizler gelecekle alakalı bir tahmin yürüttüğümüzde (Sıkıntılı kısım da burası. Gelecek ve şimdiyi bir olarak göremiyoruz. Şimdiyi yaşarken gelecek üzerine konuşuyoruz.) o anda tam olarak ne olacağını bilemediğimiz, "neyi" deneyimleyeceğimizi bilemediğimiz, o anı yaşayamayacağımız bir durum meydana gelecektir. Bir diğer deyişle bardağın kırıldığı an gelecekten bir an değil de içinde bulunulan ana ait bir durum olacaktır.
Şekillendirilen İnsan
Arrival, inceden inceden önyargı ve medya konusuna da değiniyor. Uzaylı denince çoğu kişinin aklına savaş, hayatta kalma teması geliyor yahut illa bir gelişmiş medeniyet düşüncesi canlanıyor zihinlerde. Düşüncelerimizi, düşünme şeklimizi yönlendiren & şekillendiren yönlere dikkat çekiyor bu eser. İnsan ırkının okuduğu şeyleri başkalarına "benim" diyerek satmasını işliyor ince ince.Yeni Dil = Yeni Bir Düşünme Şekli
Konuştuğumuz dil, zamanı algılama biçimimizi etkiliyor ise, zamanı algılayış biçimimize göre evrimleşiyor isek ve zamanı yanlış yorumluyorsak, yanlış yöne gidiyor olabilir miyiz?İnsan ırkı olarak hep ileriyi düşünürüz ve ileri gitmek isteriz. Peki ileri neresidir? Doğadan ve "gerçek toplumsal" yaşamdan olabildiğince uzaklaşmak mıdır?
Geçmişteki toplumsal yaşamın temelinde bir yardımlaşma & dayanışma eylemi vardır. Şu anda hepimiz bir birey olarak, sözde "toplum" denen bir şeyin içine sıkıştırılmış durumdayız. Bir arada duruyoruz ama bizi bir arada tutan kavramları ne kadar irdeliyoruz? Bu kavramlar gerçekten bizleri ileri götüren, bizlere kazanç sağlayan şeyler mi? Konuştuğumuz dil, düşünce yapımızı ve dolaylı olarak eylemlerimizi de etkiliyorsa, bireyi olmadığı bir kişi yapan, benliğinden uzaklaştıran etkenlerden ikisi dil ve kültür değil midir? Çünkü insana olması gereken şeyler öğretilir. Bu iyidir, bu ileridir ve böyle olmalısın denilir. Bu söylenenleri ne kadar düşünüyoruz, sorguluyoruz?
Bence Arrival bir noktada insanlığın; doğadan gittikçe uzaklaşan ve teknoloji ile ileri gittiğini düşünen, ve bunun sonucunda gittikçe bencilleşen, ruhsuz işler ortaya koyan toplumlar hale gelmesine gönderme yapıyor. Çünkü yabancılaşmadır bu. Gerçek yaşam nedir üzerine çokça şey söylenebilir. Ancak bunun yapay seleksiyon olduğu benim için çok açıktır. Hepimiz mutluluğu arıyoruz ama şu anki düzende mutluluk nerede? Doğal olandan gittikçe uzaklaşan bir ırk, yapay olanda mutluluğu arıyor. Bu mutluluğu bulsa dâhi yapaylıktan ötürü bir tatminsizlik ortaya çıkmayacak mı? O mutluluk zamanla mutsuzluğa bırakmayacak mı yerini?
İçinde var olduğumuz yapay düzende "ben" olabilmek ne kadar güçleştiriliyor değil mi? Başka etiketlerin peşinde koşmaya zorlanan bireyler. Bu etiketler din olabilir, taraftarlık olabilir, bir görüşü savunan topluluklar olabilir vs. Bir yere ait olmak isteriz çünkü aidiyet (istemli olarak gerçekleşen aidiyet) güven ve mutluluk verir. Ancak yapay olan şeylerde bu hisleri bulamayacağız, "gerçek" olanı tadamayacağız. Gerek dil, gerek kültür yoluyla etiketlenmiş ve yönlendirilmiş bireyin kendi benliğini inşa etmeye kalkışmasına olabildiğince engel olmaya çalışır bu düzen. Neden korkar düzen bu bireyin kendi benliğini inşa etmesinden? Bence cevabı hepimiz az çok biliyoruz. Bana kalırsa kendisini sistemin en yukarısında gören kişi bile sistemin kölesi olmuş vaziyettedir.
Neyse, biraz uzattım sanırım. Buraya kadar okuyan var ise teşekkür eder, gününün güzel geçmesini dilerim.
Arrival (Film İnceleme - 10/10)
Reviewed by UltiDigi
on
10:14:00
Rating:
Reviewed by UltiDigi
on
10:14:00
Rating:



Hiç yorum yok: